Bu yazımızda, öğrenme isteğinin oluşmasında temel rol oynayan gelişme isteği ve bunun bireysel yaşamdaki yansımaları üzerinde durmaya çalışacağız.
Dünyanın giderek küçüldüğü, yaşamın ise her geçen gün daha karmaşık hâle geldiği günümüzde; işi, toplumdaki sosyal konumu ya da ekonomik gücü ne olursa olsun herkes bu değişimlerden belirli ölçülerde etkilenmektedir. İnsan, bir yandan doğal yaşamın sadeliğinden ve bu yaşamın gerektirdiği alışkanlıklardan uzaklaşırken, diğer yandan kendi ürettiği teknolojinin şekillendirdiği bir dünyanın içinde yaşamaktadır. Asıl mesele ise teknolojiyi üretmek değil, onun esiri olmadan yaşayabilmektir.
Bir tarafta teknoloji yarışı hız kesmeden devam ederken, diğer tarafta bu yarışın ortaya çıkardığı yeni hayat anlayışı insanlığın önüne önemli bir denge problemi çıkarmaktadır. Geleneksel ile yeninin, değerlerle değersizliğin, kalite ile kalitesizliğin, inanç ile inançsızlığın asırlardır süregelen mücadelesi bugün daha da görünür hâle gelmiştir. Bu dengeyi kurabilen bireylerin, kurumların ve toplumların değişime daha kolay uyum sağladıkları ve daha başarılı oldukları söylenebilir.
İşte bu dengenin kurulmasında en önemli unsurlardan biri gelişme isteğidir.
Gelişme isteği nedir? Bir birey olarak gerçekten yeterli gelişme isteğine sahip miyiz? Bu soruların cevabı, kişinin kendisiyle samimi bir yüzleşme yapmasını, hayatını cesaretle sorgulamasını gerektirir.
İnsan, sahip olduklarıyla değil; kendisini her gün ne kadar geliştirebildiğiyle geleceğini inşa eder. Çünkü gelişme isteği, insanı bulunduğu yerden olması gereken yere taşıyan en güçlü iç motivasyondur.
Gelişme isteği; insanın daha doğruya, daha iyiye, daha güzele ve daha bilimsel olana ulaşma yönündeki bütün çabalarının temel kaynağıdır. Ancak bu isteğin başkalarına kendini gösterme, takdir toplama ya da üstün görünme amacıyla değil; kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirme arzusuyla beslenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Gelişme isteği, bireyin sınırlı olan ömrünü bilinçli, planlı ve ölçülü kullanmasını da gerektirir. Bilindiği gibi insan, yaşamı boyunca sürekli fizyolojik bir gelişim içerisindedir. Organizmasında kesintisiz bir yenilenme, değişim ve yeniden yapılanma gerçekleşmektedir. Aynı sürekliliğin bilgi, düşünce ve karakter gelişiminde de devam etmesi sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır.
Ne var ki günümüzde birçok insan, özellikle okul yıllarından sonra kendisini geliştirmeyi büyük ölçüde bırakmaktadır. Sahip olduğu bilgi ve düşünce düzeyiyle yaşamını sürdürmekte, değişen dünyaya rağmen kendini yenilememektedir. Oysa bilgi sürekli artmakta, dünya sürekli değişmektedir. Kendini geliştirmeyen birey zamanla yalnızca bilgisini değil, olaylara bakışını da durağanlaştırmakta; bunun sonucunda sabit fikirlilik ve değişime direnç ortaya çıkabilmektedir.
Bu nedenle birey, bilgi ve düşünce dünyasını hiçbir zaman durağan hâle getirmemeli; öğrenmeye, araştırmaya, sorgulamaya ve kendini geliştirmeye hayatı boyunca devam etmelidir. Elbette bunda kişilik özelliklerinin önemli bir payı vardır. Ancak eğitim sistemi, aile, iş ortamı ve toplumun değerleri de gelişme isteğinin güçlenmesinde veya zayıflamasında belirleyici rol oynar.
Her insan az ya da çok gelişme potansiyeline sahiptir. Önemli olan bu potansiyeli doğru yönlendirmek ve davranışa dönüştürebilmektir. Gelişmenin önünde sayısız engel bulunabilir. Ancak çoğu zaman en büyük engel, insanın kendisidir. Yeni bir şey öğrenme cesaretini gösterememesi, alışkanlıklarının dışına çıkmaktan kaçınması ve değişimin sorumluluğunu üstlenmemesi gelişimin önündeki en büyük engeller arasındadır.
Günlük yaşamda karşılaştığımız trafik düzensizliğinden hava kirliliğine, iletişim sorunlarından toplumsal gerilimlere kadar pek çok konuda sorumluluğu çoğu zaman başkalarında ararız. Kusur hep dışarıdadır. Oysa eleştirdiğimiz davranışların bir kısmını farkında olmadan biz de sergileyebiliriz. Çünkü toplum bireylerden, sistem ise onu oluşturan parçalardan meydana gelir. Gerçek gelişme önce bireyin kendisinden başlamalıdır. Kurumların ve toplumların gelişmesi de ancak bireyin bu sorumluluğu üstlenmesiyle mümkün olabilir.
Her insanın içinde gelişme arzusu vardır. Ancak mesele, bu arzunun düşüncede kalmayıp davranışa dönüşebilmesidir. Her bireyin kendi içindeki potansiyeli harekete geçirmesi ve kendi düğümünü çözmesi gerekir.
Bu noktada kendimize şu soruları sormalıyız: Bugün bize emanet edilen ve hiçbir ölçüyle değeri hesaplanamayacak kadar kıymetli olan yirmi dört saatimizi nasıl kullanıyoruz? Günlük koşuşturmanın içinde öğrenmeye ve kendimizi geliştirmeye ne kadar zaman ayırıyoruz? Planlı çalışabiliyor muyuz? Mesleğimizdeki yenilikleri takip ediyor muyuz? Yeni bilgilere ulaşmak için çaba gösteriyor muyuz? Tamamen karşı olduğumuz bir düşünceyi önyargısız dinleyebiliyor muyuz? Toplumun ortak yararını bireysel çıkarlarımızın önünde tutabiliyor muyuz? İnancı, düşüncesi veya yaşam tarzı bizden farklı olan insanlara hoşgörüyle yaklaşabiliyor muyuz?
Bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplar, aslında gelişme isteğimizin de göstergesidir. İnsan isterse yaşamı boyunca aynı düşüncelerin içinde kalabilir; isterse yeni fikirlere açık olarak gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden gözden geçirebilir. Balzac’ın ifadesiyle bunlar, “aklın idaresinin sonucudur.” Aklın idaresi ise hayatın her alanını kalite süzgecinden geçirebilmeyi gerektirir. Böylece birey, gelişme isteğinin verdiği güçle yeni ufuklara doğru yol alabilir.
Bireysel yaşamı kalite süzgecinden geçirmek kolay değildir; ancak imkânsız da değildir. Kaliteli bir yaşam anlayışı, her şeyden önce tek boyutlu bakış açısından kurtulmayı, kendini aşmayı, başkalarının penceresinden de bakabilmeyi ve sürekli öğrenmeyi sürdürebilmeyi gerektirir. Çünkü gelişimin temelinde bilgi, bilginin temelinde ise öğrenme ve gelişme isteği vardır.
Sonuç olarak, her bireyde belirli ölçüde var olan gelişme isteğinin harekete geçirilmesi öncelikle bireyin kendi sorumluluğundadır. Konu ne olursa olsun, mazeret üretmek yerine kendinden başlamayı bilen insanlar hem kendi hayatlarını hem de içinde yaşadıkları toplumu değiştirebilirler.
Unutulmamalıdır ki gelişim, bir hedefe varmak değil; ömür boyu devam eden bir yolculuktur. Her gün öğrenmeye, düşünmeye, sorgulamaya ve kendini yenilemeye devam eden insan, yalnızca kendi hayatını değil; ailesini, kurumunu ve toplumu da dönüştürür. Çünkü değişimin başladığı ilk yer, insanın kendi iç dünyasıdır. Gelişme isteği de bu dönüşümün en güçlü başlangıç noktasıdır.